Tasarım Ne Bekler? • Belleğin Sınırlarında • Sami Gülgöz

© 2019 KUAR Yayınları- 1

Belleğin Sınırlarında

Sami Gülgöz
Hazırlayan: Aslı Ildır

Dejavu nedir? Hakikaten geçmiş hayatımızla alakalı bir şey mi? Bilim ve psikoloji bu kavrama nasıl bakıyor?

Bu soru geldiği zaman “Neden herkes dejavu meselesine bu kadar takılıyor?” diye soruyorum kendime. Dejavu duygusu, bir anı ya da bir olayı daha önce yaşamışlık hissidir. “Ben daha önce buradaydım, ben bu olayı daha önce yaşadım.” gibi bir hatırlama duygusudur.

Fakat bir yandan da o olayı aslında yaşamamış olduğunuzu bilirsiniz. Gerçekte öyle bir durum yoktur. Yine de o sırada kuşkulanmaya başlarsınız. Bu bir miktar bellek mekanizmaları ile açıklanmaya çalışılabilir.

Özellikle son yıllarda gördüğümüz önemli birtakım bulgulardan bir tanesi belleğin hayal kurmakla iç içe bir mesele olduğu. “Bellek” ve “hayal kurma” birbirleriyle çokça örtüşen iki mekanizma. Bir şeyi hatırladığımızda aynı zamanda hayal etme mekanizmalarının olduğu bölgeyi de harekete geçiriyoruz.

Beyin araştırmalarına baktığımızda insanların bir olayı hatırlarken veya bir olayı hayal ederken neredeyse aynı bölgeleri aktive ettiklerini görüyoruz. Dejavudaki de benzer bir mekanizma.

Bazen de sadece hayal ettiğimiz bir olayı da yaşamışız gibi hatırlayabiliyoruz. Bu benim de yaşadığım bir şeydir. Örneğin bir e-posta geldiğinde kafamda nasıl bir cevap vereceğimi kurgularım. Onun üzerinde epey uğraştıktan sonra diğer işleri yapmaya giderim.

Birkaç gün sonra insanlar e-postalarını hatırlattıklarında sanki cevaplamışım gibi bir tepki veririm. Kafamda o kadar iyi hayal etmişimdir ki beynime de sanki bu olayı yaşamışım gibi gelir. Dejavunun açıklamalarından bir tanesi hatırlama ve hayal etme mekanizmalarının örtüşmesine dayanıyor.

Bir başka açıklama da şu olabilir. Bellek müthiş bir çağrışım mekanizması. Herhangi bir an size önceden yaşadıklarınızı çağrıştırıyor olabilir. Ancak bazen bu çağrışımlar sizin farkına varamadığınız ve eşiğin üzerine çıkamayan (eğer bir hatırlama eşiği varsa) ama yine de “Ben bunu biliyorum.” hissi veren şeylerdir.

Örneğin size “Avrupa’da on tane başkent sayabilir misiniz?” desem sayabileceğinizi söylersiniz. Bunu söyleyebilmek için o an aklınızdan on tane başkent saymanıza gerek yok.

Çünkü belleğimizde ne olduğu konusunda kayıt tutan bir mekanizma da var. Dolayısıyla dejavuda bir şeyi yaşamış olmak gerekmiyor. Olayla ilgili bir çağrışıma sahip olmak yeterli.

Bir başka açıklama da sinir hücrelerinin çalışma ve işleme hızı arasındaki fark ile ilgili. Var olan durumu çok hızlı bir şekilde algılayan sinir hücresi, bunun yorumunu yapmaya çalışan beyin bölgesi ile iletişime geçtiğinde sanki bu olay geçmişte olmuş gibi bir his yaşayabiliyor.

Yaşadığımız her olayın üzerinde bir zaman damgası yok. Tam tersine bazı yaşadıklarımızı çok daha yakın zamanda olmuş gibi hatırlıyoruz, bazı yaşadıklarımızı ise olduğundan çok daha uzak bir geçmişte olmuş gibi hatırlıyoruz.

Değişik işlemlerin aynı anda zihinde var olmasından kaynaklanan bir senkronizasyon problemi bu. Dejavu, filmlerdeki ses-görüntü uyumsuzluğuna benzeyen bir senkron kayması gibi. Bunlar gibi birtakım açıklamalar olsa da hâlâ net değil.

İnsanların yaşadıkları olayları hatırlamalarında modanın, giysilerin ve aksesuarların rolü nedir? Moda ve hafıza ilişkisi nasıl işliyor?

Bu konuda çok araştırma olmadığını düşünüyorum. Varsa da benim bilgim dahilinde değil. Veriye dayanmadan bir şeyler söylemekten çekinen bir insanım.

O nedenle 11 Eylül olayları sonrasına dair ufak bir araştırma bulgumuzdan bahsedeceğim. Bizim “flaş bellek” dediğimiz bir kavram vardır. Bir olay yaşarsınız ve o olay gözünüzün önünde sanki flaş patlamış gibi çok net bir şekilde kalmaya devam eder.

11 Eylül olayları da flaş bellek kategorisindeki olaylardandır. “Duyduğumda şuradaydım, şunu yapıyordum.” gibi birtakım detaylar çok iyi hatırlanır.

Biz de olaylar yaşandıktan hemen sonra bir grup arkadaş birbirimizle iletişime geçtik. Anında bir anket hazırladık ve hemen ertesi gün veri toplamaya başladık. İnsanlara olayı duydukları anda ne yaptıkları üzerine sorular sorduk: “O sırada ne yapıyordun, yanında kim vardı, günlerden neydi, saat kaçtı?..” Aynı kişilere altı ay ve bir yıl sonra tekrar aynı soruları sorduk.

Hatırladıklarının ne derece tutarlı olduğunu gözlemlemek istedik. İki tür sorumuz vardı. Sorularımızdan bir kısmı olayın kendisi ile ilgiliydi: “Kaç uçak çarptı, nereye çarptı, o sırada Bush neredeydi?” İkinci tür soru ise “Sen neredeydin, ne yapıyordun, neyle uğraşıyordun?” benzeri sorulardı. Bu sorulardan bir tanesi de “Üzerinde ne kıyafet var?” sorusuydu.

Flaş bellekteki bilgiler daha temel bilgilerdir. İnsanlar genellikle o şaşırtıcı olayı duyduklarında nerede olduklarını, yanlarında kimin olduğunu ve o sırada ne yapıyor olduklarını hatırlarlar. Bunun dışındakiler pek bilinmez. Aslında bellek konusunda araştırmalar yapılırken kadın-erkek farkına da pek bakılmaz.

Fakat biz yine de anket sırasında insanlara cinsiyetini soruyorduk (Gerçi bu soruyu artık çeşitlendirmemiz gerekiyor). Bir baktık ki üzerlerindeki giysiye dair soru haricinde hiçbir şeyde kadın-erkek farkı yok.

Giysileri ise kadınlar hatırlıyor, erkekler hatırlamıyor. Arada birkaç tane erkek çıktı. Bu erkeklerin kim olduklarına baktığımızda bir tanesinin olay sırasında dişçi önlüğü giydiğini hatırladığını gördük.

Ciddi bir kadın-erkek farkı vardı ve altı ay sonra da bu fark devam etti. Erkeklerin hiçbiri hatırlamıyordu. Kadınlarda ise azalma olsa da erkeklerden daha çok hatırlıyorlardı. Burada özellikle dikkat meselesi önemliydi.

Bellek dediğimizde çok fazla şeyden bahsediyoruz. Burada önemli olan şey kodlama. Bir şeye bakıyorsun, onu algılıyorsun, kendin için anlamlı bir hale getirerek uzun zaman hatırlayacak bir hale getiriyorsun.

Bunun ikinci aşaması, daha önce kodlanan bir olayın hatırlanma noktasına gelene kadar birçok süreçten geçmesi. Bu süreçlerde o olayı değiştirmek, başkalarıyla konuşmak ve konuşurken değiştirmek gibi eylemlerin yer aldığı dışarıya da içeriye de açık bir koruma mekanizması vardır.

Hiç düşünülmediğinde ise unutma mekanizması devreye girer. Son aşamada hatırlama sürecinde neler yaptığın önem kazanır.

Bizim araştırmamızda ise dikkat önemliydi. Kadın, o sırada üzerindeki giysinin ne olduğuna daha fazla dikkat ediyor olabilir. Dolayısıyla daha çok hatırlıyor. Bu da bizi temel bir mesele olan dikkate getiriyor.

Bu konuda veri olmadığı için spekülasyon yapacağım ama muhtemelen bunun altında sosyal mekanizmalar da var. Bu konuda cinsiyet kadar zaman da önemli bir faktör olabilir.

Günümüzde erkekler özenli giyiniyorlar ve moda konusunda daha dikkatliler. Demek ki bu işin sosyalizasyonunda da birtakım farklılıklar var. Bu değişim muhtemelen erkeklerin de olay sırasında ne giydiklerini hatırlamaları konusunda değişime neden olacaktır.

Bu 2001’de yapılan bir araştırma olduğu için epey eskiden bahsediyoruz. Son zamanlarda sanki bir değişim var. Eskiden çocuk giysi mağazalarında kocaman bir kız çocuk reyonu, küçük de bir erkek çocuk reyonu olurdu.

Hâlâ arada uçurum var ama gittikçe erkek çocuğu giysileri fazlalaşıyor. Anne ve babaların küçükken oynadıkları bebek giydirme oyunlarını kendi çocuklarıyla oynamaları gibi geliyor bana bu. Muhtemelen o bir sosyalizasyon sağlıyor.

Son dönemde Türkiye’de yaşanan bombalamalar ve darbe girişimi gibi siyasi ve toplumsal travmatik olayların medya ve sanata nasıl yansıdığını bellek perspektifinden değerlendirebilir misiniz?

İki tane araştırmamızdan söz edeceğim. Biri travma anıları üzerineydi ve diğer travma çalışmalarına bir karşı görüş niteliğindeydi. Birçok travma araştırmasında insanlara yaşadıkları travmatik bir olayı hayal etmeleri söylenir.

Sonra ise bu travmatik olayın nasıl hatırlandığına dair sorular sorulur. Bu araştırmalarda ortaya çıkan travmatik olay kategorileri “Sınıfta öğretmen beni çok azarlamıştı.”dan “Gece yarısı sokakta tecavüze uğradım.”a kadar müthiş bir yelpazede seyrediyor.

Bizim rahatsızlıklarımızdan bir tanesi bütün bu olayların travma adı altında aynı kategori içerisinde yer almasıydı. Birincisini küçümsemiyorum ama yaşam “Her insana böyle travmalar nasip etsin.” diye düşünüyorum.

Biz ise standart bir olaya bakmaya karar verdik ve ebeveyn kaybını ele aldık. Ebeveyn kaybı kaç yaşında yaşanırsa yaşansın ufak çapta da olsa travma yaratıyor.

Travmanın hatırlanmasıyla ilgili ortada birkaç yaklaşım var. Bir tanesi eskilerden, Freud’dan beri gelen bir bakış açısı ve bu görüşe göre travmatik olaylar daha az hatırlanıyor.

Çünkü duyguların rahatsızlık verdikleri için bastırıldığına ve gizlendiğine dair bir anlayış var. İkinci bir yaklaşım ise Birinci Dünya Savaşı’ndan dönen askerlerde gözlemlenen travma sonrası stres bozukluğu ile ilgili.

Amerikan İç Savaşı’na kadar giden kayıtlar var ama bu konu asıl olarak Birinci Dünya Savaşı sonrası tıbbın ve psikolojinin odağına oturmuş. Hatta önce “bomba şoku” (shell shock) deniyor. Askerlerin bombalamayı gördükleri için beyinlerinin sarsıldığı düşünülüyor.

Daha sonraları farklı araştırmalar ortaya çıkıyor. Freud gibi başkaları da bu konu üzerine çalışıyor. Bu tür travmalarda ilkinin tam tersi bir eğilim görülüyor. Kişi travmatik olayı gözünün önünden atamıyor ve olay sürekli karşısına çıkıyor.

Bu iki görüşten biri travmatik olayı daha az hatırladığımızı söylüyor, diğer görüş ise daha fazla hatırladığımızı.

Üçüncü bir yaklaşım ise travmatik anıların da diğer anılarla aynı şekilde hatırlandığını savunuyor. Dördüncü yaklaşıma ise “tünel görüntüsü” diyoruz. Bu yaklaşımda ise olayın kendisi çok iyi hatırlanıyor ama etraftaki diğer şeyler flu kalıyor.

Biz de kendi araştırmamızda bu dört yaklaşımdan hangisine destek bulacağımızı görmek istedik. Aynı travmatik anıyı kullandığımızda (ebeveyn kaybı) gördüğümüz şey, travmatik anının diğer anılardan ve hatırlamalardan çok da farklı olmadığıydı.

Travma sonrası stres bozukluğunda ise en belirgin olan şey, kayıp sonrasında insanların hayatlarında gerçekleşen değişikliğin boyutu. Hayatları ne kadar değişmişse travma sonrası stres bozukluğu da o kadar yüksek çıktı. Bu araştırmalardan bir tanesiydi.

İkincisi ise toplumsal olaylarla ilgili çok yeni bir araştırma. Birinci yılını daha yeni doldurdu. Araştırmamızın “www.toplumsalolaylarblog.wordpress.com” adında bir internet sitesi de var.

Veri toplama sürecinde bir anket hazırladık ve bu ankette insanlara hayatları boyunca Türkiye’de yaşadıkları en önemli altı olayın ne olduğunu sorduk. Daha sonra da gelecekte yaşayacaklarını düşündükleri en önemli altı olayı sorduk.

İnsanların bellek, hayal kurma ve geleceği tahmin etme mekanizmalarının aynı yerden beslendiğini söylemiştim hatırlarsanız. Geçmiş ve gelecek ile ilgili bu iki soruyu bir arada sormamızın nedeni de onunla bağlantılı.

Biz bu anketi herkese ulaştırmak istiyorduk ancak fonumuz yoktu. Dolayısıyla sosyal medyadan duyurmaya başladık. 2000 civarında katılımcı katıldı, 1200 kişiden net cevap geldi ve 10.000 adet de olay verisi elde ettik. Sonuçta ortaya çıkan, travmatik olayların önemli bir kısmının çok iyi hatırlandığı oldu.

Zaman içinde benzerleri tekrarlandıkça travmatik olaylar birleştirilmeye ve kategorize edilmeye başlanıyor. İnsanlar Beşiktaş, Suruç, Ankara gibi tek tek olaylar söylemek yerine “bombalamalar” diye daha genel bir kategori yaratıyor.

Bu, bu ülkenin bir vatandaşı olarak çok rahatsız edici bir duygu çünkü insanların bu kadar önemli olayları birleştirmesinden ve bir küme halinde düşünmesinden rahatsızlık duyuyorsunuz. Ancak belleğin ve zihnimizin yaptığı da bu.

Sürekli bir şeyleri kategorize ediyoruz. Kategorize etmeden düşünemiyoruz. Birçok travmatik olayın birçok kişi tarafından hatırlandığını görüyoruz. Bu nesillere göre fark ediyor. Yaşı ileri gruplarda 12 Eylül ön plana çıkıyor.

Daha genç kuşakta ise Gezi Olayları, Suruç, Ankara gibi olaylar ön plan çıkmaya başlıyor. Bu da travmanın nasıl hatırlandığı konusunda bize bilgi veriyor.

Peki burada eksiğimiz nedir? Hatırlama dediğimiz şey bir vakumda yapılan, boşlukta yer alan bir şey değildir. Bazı şeyler sürekli bize hatırlatılıyor.

Örneğin normalde pek konuşulmayan 6-7 Eylül olayları o kadar çok gündemde yer almaya başladı ki bir nesil tarafından tekrar hatırlanmaya başlandı. O nesil onu unutmuştu ve konuşmamıştı halbuki. Burada medyanın etkisinin ne olduğu konusunda iki araştırmanın ciddi bir önemi olduğunu düşünüyorum.

Bir tanesi medyanın etkisi: Medyanın birtakım olayları karşımıza ne kadar çıkarttığı ve bizim o olayları medyanın hatırlatmasından bağımsız olarak nasıl hatırladığımız meselesi araştırılmalı.

Bizim araştırmamız da bu alanla kesişebilir çünkü bizim ekip bunu periyodik olarak tekrarlayacak. Zaman içinde kişilerin hatırladıkları da değişecek. 2016’da bu verileri topladığımız zaman insanlar gelecekte anayasa değişikliği olacağına ve başkanlık sistemine geçileceğine dair tahminlerde bulundular.

Bunlar öngörülen olaylardı. Yeni veri topladığımız zaman ise bunlar geçmişte yaşanan olaylar olarak karşımıza çıkabilir fakat çıkacak mı bilemeyiz. İkincisi ise insanların geçmişte yaşadıkları en önemli olaylar arasında saydıkları 15 Temmuz olayları.

İnsanların bu olayları bir sene sonra da geçmiş kategorisine koyup koymayacaklarını görmek istiyoruz. Burada medyanın etkisine bakılabilir.

Özellikle de bu iki tarih arasında medyanın ne yaptığına ve cevaplardaki olası değişiklikte medyanın nasıl bir etkisi olduğuna dair sorular sorulabilir.

Biz tasarımcılar olarak kullanıcıların farklı durumlarda ne tepki vereceklerine göre düşünüyoruz. Farklı senaryolara göre (örneğin kullanıcının o günkü ruh hali ya da geçmiş deneyimleri) bir tasarım sunmaya çalışıyoruz.

Tasarım psikolojiyle bağlantılı bir alan. Siz de kariyerinizin başında ve sonunda yaptığınız iki çalışmadan bahsettiniz. İlkinde “okunabilir bir metin tasarımı” söz konusu.

Aslında psikoloji kullanılarak bir tasarım yapılabilir gibi bir sonuca varıyor. İkinci çalışmanızda ise belleğin hayattaki belirli noktaları ve gelecek deneyimlerini etkileyebileceğini söylüyorsunuz.

Yapay zekâ artık şiir bile yazabiliyor.

Peki yapay zekâ tasarım yapabilir mi? Psikoloji yapay zekâya nasıl yaklaşıyor?

Biraz geriye gideceğim. Öncelikle yapay zekânın bugün yaptığı şeyleri tamamen son zamanların ürünü olarak görmeyin. İşin biraz da tarihine bakmanızı tavsiye ederim.

Örneğin çok eskiden Elisa adında bir bilgisayar programı vardı. Elisa bir psikologtu ve siz ona derdinizi anlatıyordunuz. Yapay zekânın karşısındaki en önemli meselelerden bir tanesi kendi kendine öğrenme yetisiydi.

Elisa’nın sıkıntısı cevaplarının kısıtlı olmasıydı çünkü öğrenmiyordu. Dolayısıyla bizim son yıllarda yarattığımız en önemli farklılık, kendi kendine öğrenen bir yapay zekâ üretebilmek.

“Yüz maymunu daktilonun başına oturtursak ve onlara sonsuz zaman verirsek bu maymunlar eninde sonunda bir Shakespeare oyunu çıkarabilir mi?” gibi bir soru vardı.

Yine konuyla bağlantılı bir diğer anlatıda “Babil Kütüphanesi” adlı öyküsünde ise Jorge Luis Borges bir kütüphane tasarlar. Kütüphane o kadar gelişmiştir ki içinde sonsuz sayıda kitap vardır.

Bu kütüphanede her harfin her harfle yan yana geldiği sonsuz sayıda kitap var demektir bu. Harfler sistematik olarak her harfin her harften sonra geleceği tüm bileşimleri içerecek bir şekilde yazılmıştır.

Bu raflardan bir tanesinde de bir Shakespeare çıkma olasılığı vardır çünkü o da bütün bu birleşim olasılıklarından bir tanesidir. Bu sonsuz olasılıklardan yola çıkarak yapay zekâyı sistemli ve kendi kendine öğrenebilen bir noktaya getirebilir miyiz?

Bu yapay zekânın çıkardığı 4000 tane yazıdan bir tanesini şiir mi sayacağız? Yoksa bu yazılardan 4000 tanesi de E.E. Cummings ya da Fazıl Hüsnü Dağlarca ayarında şiirlerdir mi diyeceğiz?

Peki, yapay zekâ uzun vadede tasarım yapabilir mi? Kesinlikle yapar ancak bu vadenin ne kadar uzun olduğu önemli.

1956 yılında IBM sesli komut alabilen ve konuşmayı anlayabilen bir bilgisayar yaratmalarının iki yılı olduğunu söylemişti. Bu aralar Siri yüzünden kafanızı yaracak gibi oluyorsanız bunu düşünün. IBM o sırada fazlasıyla iyimserdi. Bugünkü geldiğimiz noktada ise bundan çok doğru olanı yaratabilmek meselesi ön plana çıkacaktır.

Seçenekler yaratılabilir çünkü yapay zekâ kullandığınız belleğe sonsuz sayıda veri yükleyebileceğiniz bir sistem. Ama sonsuz sayıda bilgi yeterli değil. İnsanın farklı olarak yaptığı şey, o bilgilerden hangisini kullanacağını seçmek.

Asıl mesele doğru bilgiyi seçmek. Yoksa bizim de belleğimizde birçok gereksiz bilgi var. Önemli olan, kendi kendine öğrenebilen yapay zekânın bellekte var olan bilgilerden hangisini seçeceğini bilmesi.

Sizin bahsettiğiniz araştırmamız 1989’da yapıldı ve 1991’de yayınlandı. Biz o zaman bir insanın bir metni okuduğunda zihninde neler olduğuna dair bir modelleme yapmıştık.

Sonra bu modellemeyi LISP ile programladık ve metinleri programa geçirdik. Bilgisayar durduğunda ve bir sonraki aşamaya geçemediğinde bilgisayarın o kısmı işleyemediğini fark ettik. Biz de metnin o kısmını değiştirmemiz gerektiğini düşündük.

Çok ilkel bir simülasyon sistemiyle yapmıştık. 1956’dan 2017’ye kadar kaydettiğimiz mesafe hızlanarak ilerliyor.

Dolayısıyla yapay zekâ tasarım yapabilir ancak tasarımın ne olduğunu iyi anlayan bir sistem gerekiyor.

Tasarım araştırması yaparken kullandığımız metotların bazıları hafızaya ve hatırlamaya dayalı oluyor.

Örneğin bir kullanıcıya ürüne dair deneyimini soruyoruz. Fakat bu kısıtlayıcı bir soru çünkü kullanıcının ne kadar hatırlayabildiği bizim verilerimizi de etkileyen bir şey.

Sizce bu tasarım açısından ne kadar büyük bir zorluk? Bu zorluğu aşmak için bize önerebileceğiniz bir yöntem var mıdır?

Çok büyük bir zorluk. Hatta son yıllarda sağlık konusunda çalışanların da karşılaştığı bir zorluk bu. İnsanlar en son ne zaman aşı olduklarını hatırlayamıyorlar.

Örneğin belirli aralıklarla tetanos aşısı olmamız gerekiyor ama biri bana en son ne zaman aşı olduğumu sorsa hatırlayamam. Bu konu ABD’deki Hastalık Kontrol Merkezinin de ciddi önem verdiği meselelerden bir tanesiydi.

Alana çıkıyorlar, yüz binlerce insana anket yapıyorlar ve o anket sonuçlarına göre devlet düzeyinde politika kararları alıyorlar. Bu çok zorlayıcı bir durum. Biz de aynı şeyleri yapıyoruz.

Çoğu zaman insanlara neyi hatırladıklarını sorduğumuz zaman hatırladıklarının ne kadar gerçek olduğunu da bilmiyoruz. Tarihçiler sözlü tarih yapıyorlar ve insanlara nasıl güvendikleri meselesi benim hep sorguladığım bir şey.

Sözlü tarih tamamen insanın belleğine dayanan bir çalışma biçimi.

Bu konuda yapılması gereken şeylerden bir tanesi antropolojik yöntemler kullanmak olabilir. Yani kişi tasarladığınız bir şeyi kullanırken bizzat onun yanında yer almak.

İkincisi ise bu raporlamayı daha teknolojik bir hale getirmek olabilir. Örneğin bizim alanımızda bazı araştırmacılar cep telefonu uygulamaları kullanıyorlar. Bu uygulamaları kullanan kişilere arada bir sorular geliyor ve insanlar gelen linke tıklayarak anketi cevaplıyorlar.

Böylece daha sık veri alabiliyorsunuz. İnsanlara soruları iki hafta sonra bile sorsanız bellekten etkilenebilecek bir durumla karşı karşıya kalıyorsunuz.

Belirli sıklıklarla mesaj yollayarak ise en azından bir gün sonra bilgi almış oluyorsunuz. Bunun bir ileri aşaması ise kamera kolyeler. Kameraları insanlara yerleştiriyorsunuz ve kişilerin gün içinde ne yaptıklarını görebiliyorsunuz.

Bu da oldukça sık kullanılan yöntemlerden biri olmaya başladı. İlla ki görüntü almak zorunda değilsek ve ses almak da yeterliyse sizin belirlediğiniz aralıklarla kayıt yapan uygulamalar da var.

Bu kayıtları toplayıp daha sonra insanlara neleri hatırladıklarını sorabiliyorsunuz. Bu nedenle bu tip uygulamalar bellek araştırmaları açısından önemli.

Yöntemsel olarak tavsiyem fazla müdahaleci olmayan, insanların gün içinde yaptıklarını bölmeyen ve insanlara ulaşımımızı kolaylaştıran teknolojileri kullanmak.

Hayatta aldığımız kararları önceki deneyimlerimize dayanarak alıyoruz ve bizi onlar yönlendiriyor. Tasarım süreci de belleğin işin içine girdiği bu karar verme sürecine çok benziyor.

Eğer belleğimizi sıfırlayabilseydik nasıl bir tasarım yapardık? Böyle bir şey mümkün mü?

Belleği sıfırladığımız zaman birtakım bilişsel ve fiziksel sınırlamaları düşünerek hareket etmemiz gerekir. Örneğin şu anda düşünürken kullandığımız ve “çalışma belleği” dediğimiz bir bellek var. Bunun bir kapasite sınırlaması var.

Size peş peşe sayılar söylesem ve aklınızda bunları tutun desem bir noktadan sonra belleğinizde yer olmadığını söylersiniz. Bu noktada çalışma belleğinin kapasite sınırlamasını görmüş oluyoruz.

Belleği sıfırlasak bile onun yapısal özelliklerinden kaynaklanan birtakım kısıtlılıklar vardır. Örneğin çalışma belleği çok önemli bir kısıtlılıktır.

Okurken, yazarken, dinlerken, film seyrederken yani yaptığımız her aktivite sırasında belirli şeyleri düşünebiliyor olmamız gerekiyor. Eğer ben konuşmacı olarak çok uzun bir cümle kurarsam siz başını hatırlayamaz, sonunu da o nedenle anlayamazsınız.

O yüzden konuşmalarımızda yazıdan çok daha kısa cümleler kurarız çünkü yazıda her zaman gözün geriye bakma şansı vardır. Bilişsel ve fiziksel birtakım kısıtlılıkları kendisi de bir tasarım olan konuşmamızda kullanırız.

Dolayısıyla eğer belleği sıfırlarsak bu kısıtlılıkları göz önünde bulundurmalıyız. Bunların bir kısmı bellekten bağımsız düşünülemeyecektir, bir kısmı da düşünülebilecektir.

Anladığım kadarıyla daha önce J.J. Gibson’un da bahsettiği ve Donald Norman’ın önemli bir katkısı olan “elverişlilik” (affordance) kavramı, tasarıma da girmiş bir kavram. Elverişlilik beden ve zihin mekanizmalarının kısıtlılıklarıyla ilgili bir şey.

Örneğin benim algılayabildiğim renklerin kısıtlılıkları var. Sistemim gereği kızılötesini ya da morötesini göremiyorum ve algılayamıyorum. Ama bunu algılayabilen hayvanlar ve mekanizmalar var.

Belleği sıfırlasanız da bu kısıtlılıklar olacak. Ama belleği sıfırlayamıyorsunuz. Tam tersine bellek öylesine hâkim bir noktaya geçiyor ki yaşadıklarınız bundan sonra baktığınız her şeyi nasıl algılayacağınızı belirliyor.

Örneğin okuma-yazma öğrenmiş olmak hayatınızı o kadar değiştiriyor ki. Okuma yazma bildiğiniz için soldan sağa bir hayatınız var artık. Bu bir standart olmaya başlıyor çünkü artık öğrendiniz, bunu sıfırlayamazsınız.

Hatta zaman bile soldan sağa doğru ilerliyormuş gibi geliyor. Muhtemelen bunların hepsi birtakım öğrenmelerin ve bellek mekanizmalarının bir sonucudur. Bu bellek mekanizmaları da düşünülmek zorunda.

Sizin de elli yaşındaki birinin kullanacağı bir şey tasarlamak ile yirmi yaşındaki birinin kullanacağı bir şey tasarlamak arasında büyük bir fark görüyor olmanız gerekiyor. Çünkü ikisinin bellek mekanizmaları, bildikleri, standartları ve alıştıkları çok farklı.

Örneğin çevirmeli telefondan tuşlu telefona geçişte sıkıntı yaşanınca tuşların sırasını çevirmeli telefondakine göre yaptılar. Daha sonra hayatımıza hesap makinesi gibi aletler girmeye başladı ve birdenbire o numaraların nasıl sıralandığı bir standart haline geldi.

Bellek bir standardı kabul etmek ve onunla devam etmek istiyor. “Ya bedenin ve aklın eğilimlerini keşfetmek ya da standardı kullanmak” gibi bir ilkeden bahseder Donald Norman.

Sizce “deneysel tasarım” (experimental design) kavramındaki tasarım kelimesinin anlamı nedir?

Bir deneyi tasarlarken gerçekten tasarım mı yapıyoruz? Nelere dikkat etmemiz gerekiyor?

Deneysel tasarım dediğimiz şey bilim tarihi ile birlikte ilerliyor. Bilimin beklentileri nasıl değişmişse deneysel tasarım da o şekilde değişmiştir. Bilimsel bilginin nasıl edinileceğine dair beklentiler ve düşünceler deney tasarımının nasıl olacağını belirlemiştir. Bir anlamda bu bir tasarımdır çünkü elinizde bir soru var ve bu soruya bir cevap arıyorsunuz.

Bu cevabı alabileceğiniz bir durum tasarlamak ve yaratmak zorundasınız.

Bunun kontrol ve deney grupları üzerinden çok daha standart olarak düşünüldüğü yerler var. Bir de standartların size yetmediği, o kalıpların içine oturtamadığınız durumlar vardır. Bugünlerde çalışma belleği üzerine bir araştırma yapıyoruz. Tehdit içeren resim ve sözlerin insanlar tarafından çok daha hızlı bir şekilde fark edileceği yönünde bir argümanla yola çıktık.

Bir kalem resminin bir bıçak resmine dönüşmesi gibi tehdit içeren değişimlerin çok daha hızlı fark edileceği ama bir kalem resminin bir tarak resmine dönüşmesi gibi tehdit içermeyen değişimlerin o kadar da hızlı fark edilmeyeceğini varsaydığımız bir araştırmamız var.

Bir yandan da insanların değişimi ne kadar hızlı fark ettiğini görerek bir taban almak istiyoruz. Ben kalemi tarağa dönüştürdüğümde yine bir değişim oluyor ama bu değişimin nasıl bir değişim olduğuna dair bir fikrim yok.

Nötrden nötre bir değişim olmasının ötesinde ona dair bir şey bilmiyorum. “Benim için kontrol grubu nötr olan mı yoksa negatif olup tehdit içermeyen mi?”, “Tehdit içereni ben neyle karşılaştıracağım?” gibi birtakım sorular ortaya çıkıyor.

Biz de bunu renk değişimi üzerinden ele almaya karar verdik. Bize verdiği temel üzerinden o renk değişimini kullanalım dedik. Halihazırdaki herhangi bir deneysel tasarım bize bu sorunun cevabını veremezdi. Bu yüzden biz de kendi yaratıcılığımızı kullanarak bir deney tasarladık.

Dolayısıyla sorunuzun cevabı hem evet hem de hayır. Bir noktada deney tasarımı çok standart bir hale geldi. Yaptığınız tek şey kendi araştırmanızı var olan standartlardan birinin içine oturtmak oldu. Ama birçok durumda da kendi deneyinizin halihazırdaki tasarıma yüzde yüz oturmadığını ve daha yaratıcı düşünerek kendinize göre bir deney tasarlamanız gerektiğini görüyorsunuz.

Şu ana kadar hep belleğin nasıl hatırladığı ile ilgili konuştuk. Ama ben nasıl hatırlamadığı ile ilgili bir şey sormak istiyorum.

Örneğin sporcuların tamamen kendilerini verdikleri ve geri kalan her şeyi unuttukları o anda bellek nasıl işliyor?

O an için belleğin var olmadığını ya da o anın hatırlanamadığını varsayabilir miyiz?

Bu durumun performansın artışı ile nasıl bir ilişkisi var?

Biraz önce anlattığım deneyde çalışma belleği kapasitesi ile uğraşıyoruz. Çalışma belleğinin sınırlı bir kapasitesi var. Ben bu belleği bölebilirim ve o sınırlı kapasiteyi değişik işler için kullanabilirim.

Anlattığım deneyde kuzulardan yola çıktım. O nedenle bizim laboratuvarda adına “kuzu deneyi” deniyor. Kuzular tek başlarına otladıklarında çok daha az ot tüketebiliyorlar çünkü zamanlarının büyük bir kısmını etrafı kolaçan etmek için kullanıyorlar. Kuzular grup halinde olduklarında ise otlayabildikleri miktar çok daha fazlalaşıyor. Çünkü kolaçan etme davranışı aralarında bölüşülmüş oluyor. Bence bu bir çalışma belleği meselesidir.

O sırada çalışma belleğinde bir karar mekanizması devreye giriyor. Örneğin ortada tehdit içeren bir unsur olduğunu varsayalım. Bu tehdit grup halinde olunca daha az hissediliyor. Ben bu konuyu sosyal psikolojinin çok fazla açıklama getirmediği “sosyal kolaylaştırma etkisi” (social facilitation effect) kavramını açıklamak için de kullanıyorum.

Örneğin bir maraton koşucusu tek başına koşar ve belirli bir performans sergiler. Ama etrafında bir yığın insan olduğunda daha hızlı koşar. Biz hep bunu koşucunun izlendiği için daha iyi bir performans gösterme gereği duymasıyla açıkladık. Ama her zaman öyle değil çünkü koşucunun yanına kamera koyduğunda bu olmuyor.

Üstelik kamera olduğunu bildiği halde. Acaba bu evrimsel olarak geliştirdiğimiz kaçınılmaz olarak etrafı kolaçan etme davranışı ile ilintili olabilir mi? Ben çalışma belleğinin bir kısmını etrafı kolaçan etmeye ayırmak zorundayım.

Eğer etrafımda bir yığın insan varsa onlara güvendiğim için koşmaya vakit ayırabilirim. Ben o anda yaptığım işe konsantre olduysam çalışma belleğinin hepsini o anda yaptığım işe veririm.

Çalışma belleğimi bir çalışma masası olarak düşündüğümüzde eskiden hatırladıklarımızı oraya koyup onlarla çalışıyoruz. Ama bu bahsettiğim durumda masayı o kadar doldurmuş bir şekildeyim ki başka hiçbir şeye yer yok.

Bazen bir film seyredersiniz, bir kitap okursunuz ve insanları duymazsınız. Çünkü o anda bütün çalışma belleğiniz onunla dolmuştur. Burada eksik bir kısmımız var. Motivasyonu çalışmıyoruz.

Benim o çalışma belleğini sadece o olaya vermemdeki motivasyon nedir? Sanki bellek bütün sosyal etkilerden bağımsız ve soyutlanmış bir şeymiş gibi çalışıyoruz.

Benim son yıllarda yapmaya çalıştığım şey, bu durumdan biraz uzaklaşmak ve her şeyi elden geldiğince bütüncül bir bakış açısıyla ele alarak çalışmak. Zaten adına da “bütünleştirici bilim” (integrative science) diyoruz.

Belleği sadece bir işle doldurabilmenin bir de motivasyon faktörü olmalı mutlaka.
Belleğin açıp kapama düğmesini tasarlayabilmek, en azından teoride, mümkün mü?
Bu noktada tetikleyicileri ve motivasyonları tespit etme zorunluluğumuz var. Beni sadece onu düşünmeye iten şey nedir? Son yıllarda aklın gezinmesi “mind wandering” diye bir araştırma alanı ortaya çıktı.

Bu alan çok önemli ve yepyeni bir konu. Aklın başka diyarlara gitmesinin arkasında ne yattığını bilmek gerekiyor.

Bu sorunuzun tam tersi aslında. Ama bir yandan da aynı soru, madalyonun öteki yüzü.

Siz diyorsunuz ki ben öyle bir şey yapayım ki hiçbir şey aklın gezinmesini tetiklemesin. Onu kısıtlayayım ve herkes ona konsantre olsun. Aklın gezinmesi anlamamız gereken bir mesele.

Ben üzerine birtakım spekülasyonlarda bulunabiliyorum. “Kapatma” (closure) denen bir kavram var. Daha çok sosyal psikolojide kullanılıyor. Bir şeyi yaşarsınız ve tamamına erdirirsiniz. Klinikte de kullanılır.

Biri, bir yakınınızı kaybettikten sonra bütün o cenaze merasimleri bir kapatma etkisi sağlar ve o insanla ilişkinizi bitirirsiniz. Ama benim kafamda kapatma başka bir anlama daha geliyor.

Selçuk Erdem’in çok sevdiğim bir karikatürü vardır. Köpek yatakta yatıyor ve diyor ki “Ah! O bana hoşt dediğinde ben de ona hav diyecektim”. Hepimizin yaşadığı, düşüncelerde kapatmanın olmadığı durumlar var.

Bizim yapmamız gereken, akıl gezinmesi ile, hayatımızda kapanmamış olayları araştırmak. Acaba gerçekten akıl gezinmesi kapatılamamış, halledilememiş meselelere doğru mu kayıyor? Nereye doğru kaydığını bulmak zorundayız.

Hayatımızda mutlaka birtakım kapatılmamış meseleler olacaktır. Onlar olduğu sürece de akıl gezinmesi olacaktır. Eğer kapatılamamış bir yığın mesele varsa problemli, bir tek mesele varsa kolay.

Bazen şöyle bir tavsiye veriyorum insanlara: “Bir kutu al, üstü kapatılmamış meseleyi bir kâğıda yaz, kâğıdı o kutunun içine koy, üzerine şu tarihte açılacaktır diye bir yazı yaz ve o kutuyu üst bir rafa koy.”

Böylece onu artık kafandan çıkarıp belirli bir tarihte halledilecek bir mesele haline getiriyorsun ve birdenbire kafa rahatlamaya başlıyor. Yapılacak işler listesi yapmaya benziyor bu.

İnsan, teknoloji ve bellek üzerinden yaratılan yeni dünyaları bir arada düşündüğümüz zaman -örneğin bulut teknolojisi- yeni bir belleğin ortaya çıktığını görüyoruz.

Neoliberalizmle beraber bellek nasıl değişti? Yeni teknolojilerle birlikte biz belleğe nasıl bir anlam vermeye başladık?

Basit bir örnekle başlayalım. Cep telefonları çıkmadan önceki zamanlarda ben müthiş bir telefon numarası hafızasıydım. Eşim bile telefon defteri taşımazdı, bana sorardı. Cep telefonu ortaya çıktığı andan itibaren ben bu becerimi kaybettim. Şu anda kendi evimin telefon numarasını bile bilmiyorum. Belleğimde daha az bilgi mi var? Muhtemelen hayır.

Sadece belleğimi kullanma biçimimi değiştirdim. Örneğin bulut geldi ve ben kafamdaki bir yığın şeyi buluta aktarıyorum. Teknolojiyi kendi belleğimizin bir uzantısı olarak görmeye başladım. Daha az bilgiyi kafamızda tutmamız gerektiğinde zihnimizi daha farklı şeyler için kullanabilir hale geleceğimizi umuyorum. Bu da zaman içinde yaratıcılığı ve gelişmeyi arttıracaktır diye düşünmeye başladım.

Sonuç olarak beyin bir adaptasyon aracı. Ona neyi verirseniz adapte olmaya çalışan bir araçtan bahsediyoruz.

Eskiden olan durum birçok bilginin zihinde tutulmasını zorlayan bir durumdu. Şimdi ise buna gerek olmadığında -sizin tabirinizle “teknolojiye devretmek” (delegation to technology)- zihnimizi kullanabileceğimiz farklı yerler oluşmaya başlıyor.

Dolayısıyla farklı düşünme mecraları ve mekanizmaları çıkacaktır diye umuyorum. Bunu yapabilmek, kişileri bu dünyaya nasıl hazırladığımızla ilgili. Bu dünya böyle bir dünyaysa ama eğitim sistemimiz hâlâ bazı bilgileri hatırlamaya yönelikse ikisi birbiriyle bir uyumsuzluk içerisinde olur.

Dolayısıyla insanların zihnini böyle bir dünyaya hazırlarken bu sisteme uygun bir eğitime tabi tutmalıyız ki beyin o şekilde adapte olsun. Beyin adapte olan bir mekanizma. Gereken neyse onu yapmayı başarıyor. O sırada koşullar neyse onun gerektirdiğini yapabiliyor.

Aynı zamanda müthiş bir tahmin mekanizması. Bu kapıdan çıktığınızda ne olacağını tahmin edebilirsiniz. Ben arkadaşınız Uğur’a bir top atmaya kalkarsam Uğur kendini hazırlayacak.

Beyin bu fiziği anlayarak daha top benim elimden çıktığı anda nereye gideceği konusunda bir tahmin yürütmeye başlıyor ve onu orada yakalıyor. Benim bu becerileri geliştirmiş olduğum beyin, bu dünyanın beyni.

Onun içinde yer alan ve etrafındaki nesnelerin hareketlerine göre şekil almış bir beyin. Eğer başka bir dünyada olsaydı oradaki davranışları tahmin edemezdi. Buluta yüklenen bilginin nasıl kullanılacağı ile ilgili olarak da beynim adapte olmak zorunda. O aşamaya geldik mi henüz emin değilim ya da ben gelmedim.

Biraz önce bahsettiğim nesiller arası fark burada da ortaya çıkacaktır.

Geçmişe baktığımızda bilgiye ve bilgiye giden yolda genel kültürün önemini görüyoruz. Genel kültür sahibi olmanın yolu da eskiden hafızada lüzumlu lüzumsuz bir sürü bilgi tutmaktı.

Şimdi genel kültürün değeri mi azalıyor?

Evrimsel anlamda yaşanan bu değişim sizce psikolojideki hafıza çalışmalarının teori ve metotlarının da yenilenmesini gerektirecek mi?

Genel kültür meselesi kafa yorduğum bir mesele. 1996 yılından beri AFS ile değişime gidecek öğrencilerin testlerini hazırlıyorum. Onların benden talebi genel kültür testi yapmam. En başlarda kendime “Nedir bu genel kültür?” diye soruyordum. Hatta aşağılayıcı bir tavrım vardı. Genel kültürü en iyi olan adam kahvede oturan, çene çalan, gazete karıştıran adamdır.

“Ben o adamı mı yollamak istiyorum?” diyordum. Sonra bu ukalalığımdan vazgeçtim ve bu bilginin bir noktada işlevi olması gerektiğini düşünmeye başladım. Genel kültür hayatın farklı alanları ile ilgili bilgi sahibi olup o bilgiyi başka bir yerde kullanmanıza izin veriyor.

Örneğin bir romandan aldığınız pek çok şeyi kendi hayatınıza taşıyorsunuz. Romanlar yaşayamadığınız birtakım tecrübeleri size yaşatıyor ve ileride size yol gösterecek bu tecrübeleri bizzat yaşamadan yaşadığınızı sanıyorsunuz.

Genel kültürün siyasetten, sanattan ve şiirden bir miktar anlamanın zihinsel becerilerimizi geliştirdiğini düşünüyorum. Özellikle uzmanlaşmanın bazı alanlarda o kadar da gerekli olmadığı ve kendi alanlarımıza başka alanlardan soktuğumuz bilginin daha fazla katkı sağladığı günümüzde genel kültürün daha da önem kazandığını düşünmeye başladım.

Eskiden farklı düşünsem de bugün baktığımda bunun zenginleştirici, yaşamımızı kolaylaştırıcı ve problemlerimizin çözümünü iyileştirici bir yanı olduğunu düşünüyorum.

Çünkü bunların hepsi birer analoji bizler için. Dolayısıyla genel kültür sadece size prestij sağlayacak bir şey değil. Genel kültürün bunun ötesinde becerilerinizi de arttırıcı bir şey olduğunu düşünüyorum.

Anketlerde anılarımızı nasıl hatırladığımızı soruyorsunuz. “Anılarınızı dışardan biri gibi mi yoksa olayı tekrar yaşıyormuş gibi mi hatırlıyorsunuz?” diye de bir soru var.

Bu iki farklı hatırlama şekli bizim anıları hatırlama şeklimiz etkiliyor mu? Mekân algımız buna göre değişiyor mu?

Bu bizim otobiyografik bellek çalışmalarında sorduğumuz sorulardan bir tanesidir. İnsanlara bir olayı hatırlarken o sırada olayın içinde ve o olayın öznesi gibi mi yoksa dışarıdan bakan üçüncü bir göz olarak mı gördüklerini soruyoruz.

Çoğu insan olayları olayın içindeymişçesine hatırlıyor. Birtakım insanlar hiç dışarıdan bakmıyorlar ve hep içinden hatırlıyorlar. Birtakım insanlar ise %20 dışarıdan hatırlıyorlar, %80 içeriden hatırlıyorlar. Olayın duygusu ile ilgili araştırmalarda kişiler olayı dışarıdan hatırlamaya başladıklarında olayın duygusunda azalma olduğunu söylüyorlar. Bu bulgu terapilerde de kullanılmaya başlandı haliyle.

İnsanlar kötü hissettikleri olayları hatırlarken onlara perspektif değiştirme tekniğini verip olaya dışarıdan bakmalarını sağlamaya çalıştılar. Bunun sonucunda da olumsuz duyguların azalması umuldu. Temel mesele, bu her zaman gerçekleşmiyor.

İkinci mesele ise perspektif değişimini bir kere yaptığınızda bir sonraki hatırlamanın da aynı şekilde kalacağını garanti edemiyorsunuz.

Bu konuda çok fazla araştırma yok. Örneğin eski doktora öğrencilerimden Berivan profesyonel dansçıydı. Onunla konuştuğumuzda dans ettikten sonra dans ediş anını hatırladığını ancak biri ona dansın videosunu izledikten sonra bir daha içinden hatırlayamadığını söyledi.

Bunu denemedik ama denemeyi düşünüyoruz. Bir olayın videosunu izledikten sonra perspektifiniz değişecek mi? Bu soru anlamlı olabilir. O zaman bu gerçekten de bir terapi yöntemi olabilir belki. Bir aşamada yapacağız herhalde. Bakacağımız şeylerden bir tanesi perspektifin videoyu izledikten sonra değişip değişmediği.

Bu bana şu soruyu da hatırlatıyor: Acaba bir olayın üstüne farklı bir şekilde düşündüğünüzde eskisi gibi düşünmek mümkün olmuyor mu? Yüz hatırlama araştırmalarında bir yüzü uzun bir süre sonra gördüğünüzde o yüzü sanki hiç değişmemiş gibi algılamanıza yol açan bir mekanizmadan bahsedilir.

Örneğin ilkokul arkadaşlarımla yıllar sonra bir yemeğe gittik ve bana hiç değişmediğimi söylediler. Biz insan yüzlerini kafamızda var olan bir imajın yerine koyuyoruz. Çeşitli yüz imajları saklamıyoruz. Sadece son gördüğümüzü o imajın üzerine yerleştiriyoruz. Bu nedenle etrafımızdaki insanlar sanki hiç değişmemiş gibi geliyor.

Halbuki fena halde değişiyoruz fotoğraflardan da gördüğümüz gibi. Acaba ben belirli bir olayı farklı bir şekilde hatırladığımda o kayıt aynı olayın önceki kayıtlarının üzerine mi kaydoluyor? İnsanların yeni bir eve taşındıklarında eski evlerinin telefon numarasını unutmalarına benziyor bu.

Yenisi geldiğinde eskisini çöpe attığımız bir mekanizma var orada da.

Tasarımın unsuru olan alanlar; mimari, şehir planlaması, nesneler, görseller ve medya toplumsal hafızayı nasıl değiştiriyor ve dönüştürüyor?

Unutmayı nasıl sağlıyor ya da yeni hafızayı nasıl kuruyor?

Bu çok önemli bir konu. Elimizde var olan çok sınırlı bir bulgu ve değişikliğin bellekteki hatırlamayı azalttığını gösteriyor. Babasını kaybettikten sonra aynı evde yaşamaya devam eden kişiyle farklı bir evde yaşamaya başlayan kişi arasında ciddi bir bellek farkı görüyoruz.

Aynı evde yaşayan kişi daha çok hatırlıyor, farklı eve taşınan kişi daha az hatırlıyor. Bunu şehrin çevresinin değişmesine bağlayacağım. Şehir değiştikçe biz orada yaşananları hatırlamamaya başlıyoruz gibi geliyor bana.

Taksim Meydanı’nda bir saat vardı ve biz o saatin altında buluşurduk. Ben bunu çok yakın bir zamanda hatırladım, unutmuşum. Hiçbir şekilde belleğimde yeri yoktu.

Facebook’ta gördüm ve birdenbire anılar uçuşmaya başladı. Birdenbire o saatin altında yaşadıklarımı, beni bekleyen insanları hatırladım. Sonuçta eskiden cep telefonu olmadığı için randevulaşıp belirli bir saatte buluşulurdu.

Belleğin çağrışımları şehrin ve mekânın değişimi ile yavaş yavaş yok olmaya başlıyor. Bunu gösteren bir araştırma yok. Tamamen anekdotal bir şeyden bahsediyorum.

Travmada mekân değişikliğinin insanlara o olayı daha az hatırlattığı ve daha az duygu hissettirdiği gibi etkiler gördük. Mekânın değişmesi ile kötü duyguların gitmesi bir yandan iyi bir şey gibi olabilir ama şehir değiştiğinde durum farklı.

İnsan belleğinin mekânlarla ciddi bir ilişkisi olduğunu düşünmeye başlıyorum. O çağrışımlar bize geçmişimizi hatırlatıyor. Toplumsal olayların da böyle bir etkisi olabilir. Çünkü kişiler olayları bizzat yaşamamış olsa da nesilden nesile bir hafıza aktarımı söz konusu. Bu aktarım medya aracılığıyla da olabilir, aileden çocuğa anlatılan olaylar olarak da olabilir.

Bunu gözünüzün önüne getirip bir olay olarak hatırlayabilmeniz için gerçekten o olayın hâlâ var olması gerekiyor. Öteki türlü hayal edemiyorsunuz.

Ben size saat dediğimde eğer o saati Taksim Meydanı’nda bir yere koyamadıysanız dediklerimi hayal etmeniz mümkün değil. Ama eğer bir yer bulduysanız ve oraya bir saat koymuşsanız belki siz de ileride düşünebilirsiniz.

Dolayısıyla Taksim Meydanı değiştiği zaman orada yaşanan olayların da nesilden nesile aktarımı da duracak. Kimsenin kafasında böyle bir şey olmayacak.

Genel kültürün önemli olduğunu söylediniz. Buluşçu olmak ve bir buluş yapabilmek için kendi konunuzu çok iyi bilmemek gerekiyor diye düşünüyorum.

Sonuna kadar bilirseniz sınırlarını da biliyorsunuz. Dolayısıyla o konuya bir katkıda bulunamayacakmışsınız gibi bir his doğuyor.

Belki de yaratıcılık için beyinde boşluk bırakmak gerekiyor.

Psikolojide “zihinsel set” (mental set) dediğimiz bir kavram var. Zihinsel set, zaman içinde belirli bilgileri edindikten sonra kalıplar halinde düşünmeye başlamak demek oluyor. Mesela lisedeki fizik dersinde bizim bir problem kitabımız vardı. Bir gün arkadaşımın yardımıyla oradaki problemleri çözüyordum ve sistemi anlamışım.

Problemleri peş peşe çözerken bir problemde takıldım çünkü belirli bir kalıpla bakmaya başlamıştım. Hep aynı formülü uygulamaya çalışıyordum, o nedenle de çuvallıyorum. Zihinsel set dediğimiz de tamamen bu. Kafamızı belirli bir yapıya oturtuyoruz ve sürekli o yapının içinde problem çözmeye çalışıyoruz. Onun dışına çıkamadığımız zaman sizin dediğiniz şey oluyor.

Aşırı uzmanlaşmanın getirdiği meselede o paradigmanın dışına çıkamıyorsunuz ve hep aynı şekilde düşünüyorsunuz.

Daha önce yaşadığımız şeylerin bazılarını farklı şekilde hatırlıyoruz dediniz. Bazen de özellikle yanlış hatırlıyoruz.

O anıların doğru versiyonları beynimizde var mı? Yoksa yanlış şekilde kaydediliyor ve onlara başka şekillerde ulaşamaz mıyız?

Bir kitap tavsiyesi ile başlayayım, bu konuda eğlenceli bulduğum kitaplardan bir tanesi. Şimdi Türkçeye de çevrildi, Wittgenstein’s Poker (Wittgenstein’ın Maşası) diye bir kitap. Kitapta bir olay anlatılıyor. Wittgenstein ile Karl Popper hayatlarının büyük bir kısmını birbirlerinden bir sokak arayla yaşayarak geçirmişler ancak birbirleriyle hiç tanışmamışlar.

Daha sonra ikisi de Nazi katliamından kaçmak için Viyana’yı terk etmişler. Popper Yeni Zelanda’ya gitmiş, Wittgenstein ise doğrudan Cambridge Üniversitesine gitmiş. Popper Londra’ya dönmüş ve orada hoca olmuş.

Cambridge de bir gün Popper’ı konuşmacı olarak davet ediyor. Bir yığın profesör ve felsefeci dinlemeye geliyorlar. Popper konuşmaya başlar başlamaz Wittgenstein ayağa kalkıyor, şöminedeki demir maşalardan birini alıp adama doğru yürüyor, felsefesinin yanlış olduğuna dair bir şeyler söylüyor, maşayı fırlatıyor ve çıkıyor gidiyor.

Yazar ise bu iki felsefecinin hayatını bu olayın çevresinde anlatmayı seçiyor. Bu olayı orada yaşamış olan insanlarla da konuşuyor. Baktığınız zaman bu insanlardan her birinin olayı farklı hatırladığını görüyorsunuz. İnsanların iki büyük felsefeci arasında geçen bu kadar çarpıcı bir olayı nasıl olup da farklı hatırladıklarını merak ediyorsunuz.

Herhangi bir olayın hatırlanmasındaki ilk aşama kodlama aşaması. O olayı yaşarken neye dikkat ediyorsunuz, neye bakıyorsunuz ve neyi kodluyorsunuz? Bu olayın hatırlanacağı noktaya kadar arada dahil olan tüm etkenler sizin o olayı nasıl hatırlayacağınızı etkiliyor.

Siz bu olay hakkında ne düşündünüz, rüyanızda ne gördünüz ne hayal ettiniz, arkadaşınız o olay hakkında ne hatırladığını söyledi? Biz bir olayı her hatırladığımızda aslında bir daha yazıyoruz. Eski versiyonu siliniyor ve yenisi yazılıyor. Her hatırlama eylemi aslında zihinde o olayın tekrar yazılması demek oluyor. Dolayısıyla orijinal kopya diye bir şey yok. Sürekli bunun versiyonları yaratılıyor.

Bu konuyla ilgili yaptığımız bir araştırmayı da kısaca anlatayım. Buzlu camı ekran olarak kullandık. İki tane projektör koyduk ve buzlu cama film yansıttık. Ama aslında iki film yansıtmıştık. Bu filmler birbirinin tıpatıp aynısıydı.

Yalnız sekiz detayda farklılık vardı.

Filmlerden bir tanesinde adam elinde kola kutusu tutarken diğerinde bira şişesi tutuyordu. Bu iki filmi buzlu cama üst üste koyduk. Fakat bu filmler “polarizasyon” dediğimiz jaluziye benzer bir filtreden geçiyordu. Filmlerden bir tanesi dikey, diğeri ise yatay polarizasyonla yansıtılıyordu.

Biz insanlara gözlük verdik. İki kişiden biri yatay, diğeri dikey polarizasyonlu gözlük taktı. Yani ikisi de aynı filme baktıklarını sansalar da ikisi de farklı versiyonlara bakıyorlardı. Daha sonra insanları o olay hakkında tartıştırdık ve onlara sorular sorduk. Adam içeri girdiğinde elinde ne olduğunu sorduk. Biri kola kutusu dedi, diğeri bira şişesi dedi.

En sonunda da kişilere ne hatırladıklarına dair bireysel testler verdik.

İnsanların büyük bir oranının diğerinin söylediğine kandığını gördük. Kendi hatırladığından vazgeçiyor ve diğerininkini söylüyorlardı. Yönlendirme de yoktu.

Tamamen belleğin değişmesinden bahsediyoruz. Tabii araştırmada filmin izlenmesiyle hatırlama arasına başka işler de koyarak süreyi uzatıyoruz.

Bir deneyden daha bahsedeceğim. Bu çalışmayı epey bir yıl önce ikizlerle yapmıştık. İkiz kardeşler bulduk ve şunu keşfettik ki ikizler birbirlerinin anılarını çalıyorlar.

Bir olay yaşanmış oluyor ve ikizlerden ikisi de bu olayın kendi başına geldiğine inanıyor. Bunu ayrıştırmanın imkânı yok çünkü aynı şeyleri anlatıyorlar. Örneğin otuz yaşındaki iki adamla konuştuk, ikizdiler.

İkisi de üniversitede aynı kızla beraber olduklarını söylüyorlardı. Demek ki biz birbirimizin anılarını da alıyoruz. Sadece ikizlerde değil, kardeşlerde ve karı kocalarda da var.

Bellek mekanizması etkiye çok açık bir mekanizma. Dolayısıyla orijinal kopya yok.

İnsan olarak deneyimlerimizden öğrenerek tasarım yapıyoruz ama hatıralarımızın gerçekliğinden de emin değiliz. Ama yapay zekâ için böyle bir durum söz konusu değil.

Her ne kadar kendi kendine öğreniyor olsa da orijinal kopyamızı saklama ihtimali var. Yapay zekânın yeni bir şey öğrenmeden önceki deneyimleri de aynı şekilde kalabilir.

Yapay zekâ için insan beynine ne kadar benziyorsa o kadar başarılı olacağı gibi bir algımız var. Belki de bu kriter başlı başına yanlıştır.

Oradaki varsayımınız yapay zekâ sistemlerinde çeşitli versiyonlar tutulacağı varsayımı. Ama bunun birtakım kısıtlılıkları olduğunu da düşünüyorum.

Versiyon sayısı arttıkça saklayacağınız bilgiyi sınırlamanız gerekecektir. Bir kısıtlılığın olması gerekiyor, bu da bazı kopyaların silinmesi anlamına geliyor olabilir.

Hafızayı yeni teknolojiyle birlikte genişletebiliyorsunuz.

Ama bu bir sorun yaratır. Nörolojik bir sorun var örneğin, unutamama sorunu. Öyle bir sorunla yaşadığınızı düşünün. Bugüne kadar hayatınızda yaşadığınız her şeyi, her durumu, her olayı hatırlıyorsunuz. Bu müthiş bir şeymiş gibi gözükse de ben her zaman unutmanın iyi bir şey olduğunu söylerim. Yapay zekâ konusuna geri dönelim.

Diyelim ki bir bilginin seksen tane farklı versiyonu var. Bu seksen versiyondan hangisini seçeceği konusunda bu sefer de yapay zekâ sıkıntı yaşayacak. Buradaki en akıllıca çözüm o versiyonlardan bir kısmını elemek.

En ufak detayda seksen versiyondan birini seçecek olan bir sistemin sizin hesaplamalarınızı geometrik bir şekilde aktaracağını düşünüyorum. Bu nedenle orada yapılması gereken, var olan seçenekleri azaltarak ilerleyebilmek.

Çünkü her seferinde bir karar verme mekanizması yaratıyorsunuz. Süpermarketteki pek çok farklı marka karşısında zorlanmamız gibi bu. Bir marka olsaydı onu alıp çıkacaktık.

Aynı şekilde yapay zekâ da seksen versiyondan hangisini seçeceği konusunda bir işlem yapmak zorunda kalacak. Dolayısıyla bu işlem gerekliliğinin geometrik olarak artacağını düşünüyorum.

Bunun ekonomik yöntemi ise eski bilgilerin budanması. Hafıza kapasitesi sınırlı olabilir ama işlem kapasitesi sınırlı olacağından bunu gereklilik olarak görüyorum.

Ama ben de kısıtlı düşünüyor olabilirim şu anda.


Sami Gülgöz Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümünde lisans derecesini tamamladıktan sonra Georgia Üniversitesinde yüksek lisans ve doktora derecelerini almıştır. Dört yıl Auburn Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptıktan sonra 1993 yılında Koç Üniversitesinde öğretim üyeliğine başlamıştır. Burada 2001 yılında Doçent, 2006 yılında Profesör olduktan sonra 2006-2008 yılları arasında Fen, İnsani bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı, 2008-2014 yılları arasında da İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yapmıştır. Halen bu fakültenin Psikoloji Bölümünde öğretim üyesidir. Araştırmaları kişisel özellikler ve zihinsel işlevler üzerinedir. Son yıllarda ağırlıklı olarak kişilerin kendi yaşamlarını hatırlamaları üzerine olan araştırmalara yoğunlaşmıştır. Bilimsel makalelerinin yanı sıra Eğitim Reformu Girişimi ve Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı gibi eğitim kuruluşlarıyla projeler yapmıştır. Halen Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfının Bilim Kurulunda ve Yönetim Kurulunda görevlidir. Avrupa Bilim Vakfında Beşerî Bilimler Daimî Komitesinde Türkiye temsilciliği ve yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulunmuş, Avrupa Araştırma Konseyinin (European Research Council) araştırma ödülleri programlarında panelistlik ve hakemlik yapmıştır. Psikoloji bilimine katkıları nedeniyle Association for Psychological Science tarafından 2012 yılında fellow olarak seçilmiştir.

Share on facebook
Facebook
Share on google
Google+
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn